Sorularla İslamX. KÜLTÜR VE MEDENİYET

Tasavvuf, kelam ve felsefe okumanın İslam’daki yeri nedir?

Cevap
Kelam, tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf gibi İslami ilimlerden hiç birisi Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde teşekkül etmemiş, hicri birinci asrın ortalarından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Kelam ve İslam felsefesi gibi İslam düşüncesinin üç saç ayağından birisi de tasavvuftur. İslam’da manevi hayat adı verilen ve nefsi kötü duygulardan saflaştırma manasına da gelen tasavvufun tarihî oluşum ve gelişim sürecini iki döneme ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki teslimiyetçi zühd dönemi, diğeri ise kurumsal bazda mürşid adı verilen manevi bir rehberin önderliğinde sürdürülen ahlakı güzelleştirme yoludur. [460] Dolayısıyla tasavvuf, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şahsında temsil ettiği manevi otoritenin müesseseleşerek günümüze kadar gelmiş şeklidir. Bilindiği gibi Allah’tan başka her şeyi gönülden çıkarmak manasına gelen zühd, İslam’ın özünde vardır. Gerçek zahid, dünyalığı elinde bulundurmasına rağmen onu kalbine sokmayandır. [461] İslam’da bağlılık şahıslara değil, şeriatın özünedir. Gerçek anlam da zühd de bunu gerektirir. Bu temel ilke gözetildiği takdirde tasavvufi hayat, toplumun ahlaki yönde eğitimi için iyi bir yöntemdir. Bir bahçede birkaç çürük elma bulduk diye genellemeler yaparak bu bahçede bulunan bütün elmalar çürüktür, şeklinde bir kıyas yapmak ne denli yanlışsa, aynı şekilde bazı tasavvuf erbabında görülen yanlışlıklar hakkında da genellemelere giderek topyekûn tasavvufu karalamak da o denli yanlıştır. İslam dünyasında bazı çevrelerin tasavvuf aleyhtarlığı yapmak için İbn Teymiyye’ye atıfta bulunarak reddiyeci bir tutum sergilemeleri bu âlimin aziz hatırasına büyük bir saygısızlıktır. [462] Ona göre, sufi dinî naslara bağlı ve saygılı olduğu oranda kabule şayandır. [463] Kaldı ki o, tasavvufun bir disiplin olarak kendisini değil, kimi mutasavvıfların bid’at ve hurafeye dayalı din anlayışlarını eleştiri konusu yapmıştır. İslam düşünce tarihinin erken dönemlerinde ortaya çıkan Kelam ise, yapay bir dayatma olmadan vâkıaların doğal gidişatı içinde insiyaki olarak doğmuştur. Nahl Suresi’nin 125. ayetinde dile getirilen merhalelerden en güzel tartışma diye ifade edilen yönteme bağlı, akli tefekküre vurgu yapan bir ilimdir. Eşyanın varoluş gerçekliğini akli kavrayışla temellendirir. Bu çerçevede doğru bir dinî bilgi üretimini gerçekleştirmekle kalmaz, aynı zamanda birey ve topluma itikat ve fikir alanında istikamet kazandırmayı hedefler. İslam inanç sistemine yönelik saldırılar karşısında kesin deliller kullanmak suretiyle mukavemet gösterir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in görevleri arasında hikmeti öğretme de vardır. [464] Bu bağlamda eşyanın hakikatini bilmek anlamını da ihtiva eden ‘hikmet’i öğretmede temsil görevi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra Kur’an’ın itikadi hükümlerini akli açıdan yorumlayan Kelam ilmine ve Kelam bilginlerine yüklenmiştir. Kelam ilminin pratik olarak doğuşunun köklerini İslam’ın erken dönemlerine kadar götürmek mümkündür. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e inançla ilgili bazı sorular sorulmuştur. İslam toplumunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’e inanç konularıyla ilişkili sorular, bazen Müslümanlardan bazen de gayrimüslim unsurlardan gelmiştir. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla en çok sorulan sorular uluhiyet, peygamberlik, günah-ı kebâir, kıyamet ve alametleri, tekrar diriliş ve ruhun mahiyeti gibi konularda olmuştur. Ayrıca Kur’an’da Ehlikitabın uluhiyet, nübüvvet, Allah’ın ayetlerini tahrif ve ketmetme, teşride din adamlarına yetki verme gibi konulardaki sapmalarına temas edilmiştir. Bu durum ister Kelam ilminin oluşum öncesi verilen ilk işaretlerinde olsun isterse daha sonra gelen gelişmelerinde olsun Kur’an-ı Kerim’in Kelam çalışmalarında inkâr edilemez bir etkisi ve belirleyiciliği vardır. Dolayısıyla Kelami konuların temellendirilmesinde Kur’an ve sahih sünnetin katkısı doğrudan Kelam ilminin meşruiyet zeminini oluşturur. Kelam ilminin özünü oluşturan inanç konuları, doğrudan Kur’an’dan çıkarılmıştır. Kelam ilminin çatısını oluşturan uluhiyet, nübüvvet ve ahiret konularıyla ilişkili meseleler de Kur’an’ın ana konuları arasında yer almıştır. Felsefe ise varlık, bilgi ve değer üzerine söz söyleyen, eleştirel, tutarlı ve sistematik bir düşünme biçimidir. Bir başka açıdan felsefe, varlığı akılla tetkik etmek ve aklı kullanarak gerçekliğin bilgisine ulaşmada onu bir bilgi vasıtası olarak görmektir. [465] Felsefe ile dinin ortak alanı ve amacı, varolanlar üzerinde düşünmek ve onları Allah’ın varlığına delaletleri bakımından incelemektir. Çünkü din ve felsefe varlığa ‘niçin varoldu?’ sorusunu sormak suretiyle varoluştaki amaçlılığı ortaya koymuşlardır. Din felsefecilerine göre akli istidlalin referansı doğrudan Kur’an-ı Kerim’dir. [466] Bu sebeple felsefede Haşr Suresi’nin 2. ayetinde geçen “i’tibar” [467] sözcüğü, kıyas ve istidlal anlamında kullanır. Felsefi terminolojide ‘i’tibar’; bilinenden hareketle bilinmeyeni çıkarmak ya da bilinen bir şeyden bilinmeyen bir şeyi ortaya koymaktır. Bundan dolayı akli kıyaslarda bulunarak varlık üzerinde düşünmek İslam’ın bizden istediği bir sorumluluktur. İnsan her zaman varlık üzerinde aklını kullanmanın bir öncülü olan “teemmül ve tefekkür/düşünme eylemi” sayesinde hakikatin bilgisine ulaşabilme imkânına sahiptir. Çünkü insan zihni düşünme eylemini gerçekleştirmede bir araçtır. İşte felsefe gibi din de insanları, düşünmenin bu çeşidine davet ve teşvik etmiştir: “Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.” [468] ayeti bunu gösterir. Selefi yaklaşıma göre, İslam’ın ilk yıllarında felsefi kıyas yoktu. Bu sebeple, kıyas türleriyle iştigal eden mantık bid’attır demek suretiyle Yunan mantığını haram saymıştır. [469] Her ne kadar bu yaklaşım tarzı, İslam kültür ve medeniyetini yabancı tesirlerden koruma gibi bir niyet taşımış olsa da, belli bir tarihsel süreçten sonra bunun devam etmesi zorlaşmıştır. Farklı kültürlerle karşılaşmak, zorunlu olarak karşılıklı alış-verişi beraberinde getirmiştir. “Bilgi, insanlığın ortak mirasıdır.” kavlince, Müslümanlar İslam’la çelişmeyecek bir felsefi kıyas geliştirdikten sonra aynı karşıt duruşu sürdürmek anlamsızlaşmıştır. Örneğin, fıkhi kıyas ve bu kıyasın çeşitleri de hicrî I. yüzyılda yoktu, diğer İslamî ilimlerle birlikte ortaya çıktı. Bu sebeple, günümüzde fıkıh metodolojisinde kullandığımız kıyas türleri artık bid’at olarak görülmediği gibi, felsefi kıyaslar da bid’at olarak nitelendirilemez. Bu konuda İbn Rüşd’ün verdiği şu örnek çok öğreticidir: “Nasıl ki hayvan boğazlamada kullanılan bir bıçağın, herhangi bir Müslüman veya gayrimüslim tarafından icat edilmesi neticeyi değiştirmezse -ki, burada önemli olan hayvan kesmenin sıhhat ve usulüne riayet etmektir- mantık, felsefe veya tabiat bilimlerini başkalarının geliştirmiş olması bu misalden farklı değildir. Tıpkı bunun gibi, gaye olmayan alet ilimlerini -mantık gibi- gayrimüslimlerden almanın da bir sakıncası yoktur.” [470] Dolayısıyla tasavvuf, kelam ve felsefe tahsili akli ve deruni bakış açılarının gelişmesine katkı sağlar. Bu üç ilim dalı, hüküm merkezli bir din anlayışından ziyade hikmet merkezli bir din anlayışının kapılarını açmaya vesile olur. Hüküm merkezli bir din anlayışı Müslüman insanda dışlamacılığı; hikmet merkezli bir din anlayışı da kapsayıcı ve kuşatıcı bir dindarlığı kazandırır. Bugün İslam dünyasının yeniden böyle bir bakış açısına şiddetle ihtiyacı vardır. Her üç ilim dalını tahsil etmek İslam’a aykırı olmak şöyle dursun İslam düşüncesinin savunulması için çok yararlıdır.