Cevap
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde yer alan ve zahirî anlamı alındığında kişiyi insan biçimci bir Allah tasavvuruna götüren sıfatlara haberî sıfatlar denir. Bu sıfatlar te’vil edilmeden zahirî manalarıyla anlaşılırsa teşbih ve tecsime götürür. Onun için Mâtürîdî ve Eş’ârî kelamcılar bu sıfatları te’vil etmiş, selef ise bu sıfatların te’vil edilmesine karşı çıkmıştır. Bu sıfatlar; yed/el, vech/yüz, ayn/göz, istivâ/oturmak, meci’/gelmek, kurb/yakınlık, nüzul/inmek, isba/parmak gibi kelimelerle ifade edilen nitelemelerdir. İlk dönem selef âlimleri zahirî manasıyla insani özellikler taşıyan tenzihi/haberi sıfatları, Allah’a nispet etmemişlerdir. Bu sıfatlarla ilgili olarak onlar, “keyfiyeti ve manası bilinemez” akidesine sahip olmuşlar, teşbihi andıran kavramları İlahî Zat’tan uzak tutmakta titizlik göstermişlerdir.
İslam düşünce tarihinde onların bu hassasiyetine rağmen, haberî sıfatları hakiki manada kullanarak insan biçimci bir Allah tasavvuruna giden dinî zihniyetler olmuştur. [27] Bunlardan birisi mücessimedir. Mücessimenin ortaya çıkışında İlahî Zat’ı, yaratılmışlık özelliklerinden soyutlamak için O’na subutî sıfatları nispet etmeyen anlayışlara tepkinin büyük rolü olmuştur. Cismanî bir Allah tasavvuruna giden bu yorum çevreleri, Kur’an’da yer alan istivâ (arş üzerinde karar kılma), yed (el), vech (yüz) ve ayn (göz) gibi kavramlara, mecazi manaya gitmeden hakikat manası vermişler, yine nüzul hadislerine dayanarak Allah’a hissi iniş ve çıkış nispet etmişlerdir. [28]
Bir diğer zihniyet de müşebbihedir. Müşebbihe zihniyeti de, Allah’a nispet edilen müteşâbih ifadeleri mecazi anlamda yorumlayanlara karşı tepkide bulunmak adına ortaya çıkmıştır. Bu zihniyetin sahipleri Allah’ın zatını yaratıklara benzetmekle kalmamışlar, aynı şekilde sıfatlarını da insanlar hakkında kullanmaktan çekinmemişlerdir. Örneğin, ehl-i hadisin ileri gelenlerinden İbn Huzeyme (ö. 311/923) ve Huşeyş b. Esrâm (ö. 253/867) “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” [29] ayetinde geçen “yed” kavramına doğrudan insanın bir organı olan “el” [30] ; “O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır.” [31] ayetinde geçen vech kavramına Râfızîlerin Gulât sınıflarından olan Beyâniyye fırkası ise maddi yüz anlamı vermişlerdir. [32] Hâlbuki Kur’an-ı Kerim ve hadislerde geçen müteşâbih tabirler, sonradan yaratılmış olan varlıkları Allah’a benzetmeye götürmemelidir. Zira, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” [33] ; “Hiçbir şey, O’na denk değildir.” [34] gibi ayetler, bu temel ilkeyi gözetmek gerektiğini ortaya koymuştur. Kaldı ki, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın diğer varlıklara benzediği düşüncesini akla getiren ifadelerin hemen ardından çoğunlukla yaratılmışlara benzerliği reddeden ifadeler yer almıştır. Mesela; “Yalnız azamet ve ikram sahibi Rabbinin vechi baki kalacaktır.” [35] ayetinde bir yandan “Rabbinin yüzü”nden bahsedilirken, diğer yandan da azamet sahibi olduğu vurgulanmaktadır. Azamet sahibi demek, “hiçbir kayıt ve kıyas kabul etmeksizin büyüklük sahibi, mertebesi en yüce olan, zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak derecede yüce” demektir. Şu halde haberî sıfatları, hakiki anlamlarda yorumlayarak insan biçimci bir Allah tasavvuruna düşmemek için sonraki Sünnî kelam âlimlerinin yaptığı gibi, belli bir usul dâhilinde mecazi manalara hamlederek yorumlamak gerekir. Aksi takdirde her zaman teşbih ve tecsime düşme tehlikesi vardır. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de geçen “yed/el” lafzı, Mâide Sûresi’nin 64. ayetinde kudret, cömertlik [36] ; “vech/yüz lafzı”, “Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi baki kalacaktır.” [37] ayetinde zat; “Biz sizi Allah’ın vechi sebebiyle doyuruyoruz.” [38] ayetinde rıza;” [39] ; “Gözümüzün önünde gemiyi yap.” [40] ayetinde geçen“ayn”/göz lafzı ise, mecazi anlamda Allah’ın yardımı, gözetimi ve koruması manasına yorumlanmıştır. [41] Aynı şekilde hadis kaynaklarında geçen [42] “isba’/parmak” lafzı da bir organ olan parmak değil, mecazi anlamda Yüce Allah’ın kudreti şeklinde te’vil edilmiştir. [43] Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada yapılması gereken, müteşâbih lafızları yorumlarken, her bir lafzı nassın kendi bağlamında müstakil olarak düşünüp, Allah hakkında hakikat anlamında değil, mecaza hamlederek yorumlamaktır.
